Son Dönemde İzlenen Dizilerden Kısa Kısa

Haftaiçi mesaiyi bilgisayar başında geçirince insan eve gelince bilgisayarın başına oturmaya üşeniyormuş ama bir şekilde fırsat bulup, film-dizi-kitap üçlememi devam ettiriyorum. Ettirmeye çalışıyorum diyeyim en azından. Uzun süredir de bloga uğrayamayınca son elden geçenlerden kısa kısa bahsedeyim istedim, mutlaka alıcısı çıkacaktır diye düşünerek…

Wilfred ile başlayayım. Blogda pek yer veremesem de, son dönemin en iyi kara mizahlarından bir tanesi Wilfred. Avustralya versiyonu çok sevilince Amerikalılar’ın hemen remake’ini yaptığı yüzlerce diziden bir tanesi. Başrolde Yüzüklerin Efendisi serisinden tanıdığımız Elijah Wood ve Avustralya versiyonunu da yazan (ve aynı roldü yaşayan) Jason Gann yer alıyor.

Diziden kısaca bahsetmek gerekirse, hayatı alt-üst olmuş bir adamın karşısına çıkan köpekle yürüttüğü piskopat ilişkiyi konu alıyor diyebiliriz. Evet, köpekle. Wilfred adındaki köpeğimiz, benim izlediğim en iyi oyunculuklardan birine ev sahipliği yapıyor. Jason Gann, geç tanıdığımız muazzam yeteneklerden. Avustralya yapımını da yazan Gann, FX’de yayınlanan versiyonun da arkasındaki adam. Hem yazıyor hem de müthiş bir performans segiliyor.

Wilfred, yer yer bol bol güldüren, yer yer de bol bol düşündüren, bir yandan da “nedir oğlum bunların olayı” dedirtip sürekli merak ettiren acayip ötesi keyifli bir dizi. 4. sezonuyla final yaptığında çoğu sevenini hem doyuramadı hem de öksüz bıraktı belki ama benim dizi ajandamın en nadide parçalarından biri olarak veda etti. Etti, ve benim gibi hastalarının yüreğinden kocaman bir parçayı alıp götürdü.

Wilfred üzerine yazılacak çok detay olsa da birkaç diziye daha yer vereceğimden uzatmak istemiyorum. Kara mizah seviyorum ve gülerken düşünmek benim olayım derseniz, tavsiyelerime de güveniyorsanız mutlaka gözatın.

The Killing… Bilmeyen kalmadı zaten. Ben 4. sezondan 3 bölüm izledim henüz, ama bitecek yani. Daha doğrusu bütün bölümleri aynı gün internete salıp diziyi çoktan bitirdiler de benim elim gitmiyor izleyip veda etmeye. 6 bölüm zaten son sezon. Efsane olarak girdi hayatımıza. Özellikle ilk 2 sezonundaki o muazzam havası, her bölüm deliler gibi merak ettiren “katil kim” sorusu derken sezonlar nasıl akıp geçti anlamadık bile. Ama yine güzel başladı son hikaye. Linden ve Holder ikilisini izlemek her halükarda keyif veriyor o Seattle’ın boğan havasıyla

Utopia‘nın da ikinci sezonu görücüye çıktı bu arada. Yine geç haberim oldu ve halen izlemekteyim. Diziden haberi olmayanları şuraya alayım önce. Gelelim ikinci sezona. İlk sezondaki o efsanelik, o kelimelerle tarif edemeyeceğim “Where is Jessica Hyde” repliği, o müthiş mi müthiş müzikler ve renklerden sonra ikinci sezon ne yazık ki yavan başladı benim gözümde. Evet, ilk bölüm gerçekten orijinallikte yine tavan yapmayı başarmış ama devamı istediğim gibi olmadı. Bir kere Neil Maskell‘in canlandırdığı Arby karakterini biz mutlaka kötü olarak izlemeliyiz. Adama kötülük çok yakışıyordu ilk sezonda. O kendine has havası falan, tadından yemeye doyamamıştık.

İkinci sezon ilk sezona oranla biraz yavan kalsa da, türünün ve kamera arkası ekibin becerikliliği sayesinde izlerken sıkmıyor, üstüne de merak ettirmeye devam ediyor. Hikaye güzel, oyunculuklar da güzel. O yüzden Utopia’nın yeri de özel olarak kalmaya devam edecek.

The Leftovers ve Rectify‘den de kısaca bahsetmeden olmaz. Rectify’nin ilk sezonunu izledim, her bölüm “ha şimdi ha birazdan” derken sezon bitti. Dizide gerçekten muazzam bir oyunculuk var. Hakkını verelim. Aden Young döktürüyor resmen. Ama o kadar. Başka bir şey yok. Hikaye yok. Hapishaneden uzun yıllar sonra çıkan bir adamın normal hayata adaptesi falan. Tamam da, kuru kuru drama yetmiyor bir zamandan sonra. Mutlaka ama mutlaka işin içine birazcık gizem, entrika falan katacaksınız ki benim gibi seyirciler kaçmayacak. Velhasıl kelam Rectify’nin ilk sezonunu izleyip vedamı ettim, izleyen arkadaşlara başarılar.

The Leftovers ise iddialı bir konuya sahip. Bir anda insanlar ortadan kayboluyor. Nereye gittikleri meçhul, aradan 3 yıl geçmiş ne bir iz ne bir haber. Arkada bıraktıkları ise hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar, biz de “acaba nasıl devam edecekler” diye kek gibi izliyoruz. 2 bölüm izledikten sonra ufak bir araştırma yapıp dizinin bu modda devam ettiğini, kaybolanlarla ilgili zerre bilgi paylaşımının olmadığını öğrendim. Kuru kuru dramalar yetmez dememiş miydim? Yetmiyor işte. Yetmedi. Sevenleriyle baş başa bıraktım Leftovers adlı dizimizi de.

The Strain diye bir, ne bileyim böyle yaratıklı falan bir dizi başladı bu arada. İlk bölümü izledikten sonra kafada “Fringe + Walking Dead” karışımı bir şey uyandırdı. Elbette ikisiyle de direk alakalı bir mevzu değil. Uçakta başlıyor olay. İnsanlar bir anda ölüyor. Uçağı karantinaya alıyorlar ve olaylar gelişiyor. Kanı bol, gizemi de bol, yaratıkımsı varlıkları da bol bir yapım. House of Cards’ın kel siyasetçisi Peter Russo‘yu saçlı olarak görüyoruz başrolde. İyi de iş çıkartıyor gibi. Ancak dizinin oyuncu kadrosundan aman aman bir oyunculuk beklememeniz gerektiğini en baştan söyleyeyim de kavga çıkmasın sonra.

Aslında son dönemde okuduğum kitaplar ve izlediğim filmlerle ilgili de bir şeyler karalayacaktım ama yer kalmadı. Daha fazla uzatmayalım. Tarihi meçhul bir sonraki yazımız için de kitap veya film sözü verelim.


One Comment

  1. ali diyor ki:

    tavsiye ederim anlamli bir film Neredesin Süpermen – Bekas 2012

Yorum Yapın

Arts Blogs