Şiddetle: The Perks of Being a Wallflower (2012)

< style="text-align: justify;">Bir süredir bloga vakit ayırmakta sıkıntı yaşıyorum. Sebebini ben de anlamış değilim ama o kadar çok film birikti ki artık bir yerden başlamak gerek diye düşünüp son izlediğim muazzam filmle giriş yapayım dedim. Aslında Tarantino ve Clint amcanın en iyi filmlerinden ikisini (Reservoir Dogs, Million Dollar Baby) izlemiş ve üzerine de bir şeyler karalamak istiyordum ancak The Perks Of Being A Wallflower’u izledikten sonra yaşadığım duygu patlaması pimi çekilmiş bir bomba gibi sürükledi beni buralara, tavsiye etmeden yerimde durma şansım yok.

Favori iki filmi Dead Poet’s Society ve The Breakfast Club olan Amerikalı yazar Stephen Chbosky, 1999’da yayınlanan romanını eline alıp şöyle bir bakmış ve “ben bunu neden beyazperdeye uyarlamıyorum acaba?” diye düşünmüş olacak ki, hem senaryo uyarlamasını yapmış hem de kameranın arkasına geçip yönetmenliği üstlenmiş. Keyfe bakar mısınız? Kendi yazdığınız romanı sinema için tekrardan hayata geçirmek tamamen sizin ellerinizde. Tabii ki yetenek de şart, sırf yazmayla bitmiyor ama Chbosky abinin de 10 parmağında 10 marifet gibi duruyor. Charlie adında liseye yeni başlayan bir gencin dışarıdan sıradan gibi gözüken hikayesine gözatıyoruz film boyunca. Karakterimiz çekingendir, tatsız olaylar yaşamıştır, insanlarla arası, ailesiyle bile arası yoktur ve yeni başladığı okul onun için cehennemden farksızdır. Bir şeyler yapmak ister, birileriyle tanışmak, kendince bir ortam kurmak, hayatı yaşamak… Peki istediklerimizle yaşadıklarımız aynı denklemde olabilir mi?

Dışarıdan sıradan gibi gözüken bu hikayenin içine öyle bir giriyorsunuz ki, bir taraftan oyunculuklar sizi esir alıyor, diğer taraftan fevkaladenin fevkindeki müzikler. Bir taraftan hikayenin sıcaklığıyla içiniz kıpır kıpır oluyor, diğer taraftan kurgunun bünyedeki etkisi buram buram hissediliyor. Dışarıdan sıradan gibi gözüken bu gençlik dramının o kadar parantez açılacak detayı var ki, insan üzerine 2-3 satır bir şey yazarken dahi tekrar açıp izlemeyi, o güzel havayı tekrar solumayı istiyor. Tekrar istiyor kulaklarının pasını atmayı.

Ezra Miller diye bir oyuncu tekrardan selamlıyor izleyiciyi. City Island ve özellikle de We Need to Talk About Kevin‘deki ekstrem performansıyla beni benden alan bu 20 yaşındaki genç öyle bir rahat ki kamera karşısında, şok oluyorsunuz. Sanki önceki hayatında bir Jack Nicholson, bir Robert De Niro. Kamera yok sanki sette, sokakta… Sanki oynamıyor da, hani yaşıyor rolü. Patrick “Nothing” karakterini öyle bir sunuyor ki izleyiciye, bir şeyden emin olmanızı sağlıyor, kulağınıza fısıldıyor adeta şu satırları: “Ben en az 20-30 sene daha bu setlerin tozunu attıracağım, oynadığım her filmle, ajandama giren her yapımla adımdan söz ettireceğim. Öyle bir performans sunacağım ki sizlere, dilinizden düşmeyeceğim.” Ezra Miller eğer film seçimini akıllıca yaparsa, oynaması gereken yapımlarda oynarsa uzun bir süre kendisini izleyebilirim ben. Çünkü son dönemde gördüğüm en rahat aktörlerden biri. Bu yaşına rağmen bu kadar rahatlık, bu kadar uçuk-kaçıklık, bu kadar deli-doluluk sıkıntı olabiliyor bazen ama umalım da beklediğimiz gibi devam etsin yoluna…

Sadece Ezra değil, Emma Watson da, Logan Lerman da filmin bu kadar vurucu olmasında öne çıkan isimlerden. Hermione’dan başka bir karakter de oynasın da o zaman görelim diyordum, ağzımı açık bıraktı hatun. Oyunculuğu da elle tutulur ama insan bu kadar kendine has çekici olmamalı. Bu kadar sevdirmemeli kendini ekranda. Charlie karakterinin neler yaşadığını anlamamak, ona hak vermemek elde değil bu güzelliği gördükten sonra. Charlie demişken, Percy Jackson’da ortalarda Justin Bieber modunda dolaşan elemandan sonra böylesine iyi bir performans sunmasını beklemezdim açıkçası. Karakterin yaşadıklarını, hissettiklerini size işlemeyi başarıyor. Hani bir şeyler eksik gibi hissediyorsunuz bir ara, ama filmin finaline doğru iyice vurmaya başlayan hikayeyle beraber o da şaha kalkıp sizi koltuğua çiviliyor, en az Ezra kadar alkışı hakediyor. Sırf sürekli izlediğimiz karakterler değil, 3-5 kere karşımıza çıkan Charlie’nin öğretmeni rolündeki Paul Rudd bile ayrı bir güzel yazılmış filmde. Two and A Half Men‘in delisi Rose (Melanie Lynskey) ve Shameless‘ın çılgın dulu Shelia‘yı da (Joan Cusack) unutmak olmaz. Filme ayrı bir renk ayrı bir hava katmışlar.

Parantezi hakedenlerden biri de filmin içinize akmasını sağlayan, sizi başka diyarlara götürmeyi beceren müzikleri. Burayı takip edenler bilecektir, eğer bir filmin veya dizinin müzikleri iyiyse o işe karşı anında zayıf nokta oluşur bende. Artıyı yazarım hemen hanesine, bir taraflarında ufak tefek bir yırtık, minik bir defo dahi olsa müzikleri kurtarır benim defterimde. Ama The Perks of Being a Wallflower’ın müzikleri, filmin kalitesini ayrı bir noktaya taşımış adeta. Filmin başından sonuna kadar o kadar yerinde o kadar enfes parçalar seçmişler ki, ilk fırsatta bulup tekrar tekrar dinlemek için kendinizi zor tutma ihtimaliniz epey bir yüksek.

Dostluk, arkadaşlık, yalnızlık, insanın hayatını değiştirebilecek detaylar ve aşk… Muazzam bir kurguyla, sizi her an yok artık dedirten bir kurguyla son dönemde izleyebileceğiniz, son dönemde değerli vaktinizi ayırabileceğiniz en iyi seçeneklerden biri bu sıcak film. Her bünyede aynı etkiyi yaratmayabilir ama onlarla gülüp onlarla üzülmek isterseniz bu elemanları tanıyın. Bu hikayeye bir gözatın. 2012’nin güzellerinden biri, en underrated, en kıyıda-köşede kalmış filmi sizi bekliyor. Kıymetini bilelim, arşivimizin en güzel yerinde saklayalım. 9,5/10


11 Comments

  1. İlkim diyor ki:

    İndirdim bunu. Duruyor. Vizelerden sonra fırsat bulayım izleyeceğim.

  2. arnawut diyor ki:

    mükemmeldi…

  3. ediz diyor ki:

    Başkan kralsın valla.Evde hasta yatıyordum ve ne yapsam die düşündüm.En sonunda senin dediğin filmlerden seçim yapim dedim ve ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.nasıl başladı nasıl bitti anlamadım:)Saolasın:)

  4. hakan diyor ki:

    çok iyiydi ya.teşekkürler tavsiye için.

  5. mehmet diyor ki:

    hocam tavsiyen için çok teşekkürler film muhteşemdi uzun zamandır böyle güzel bir film izlememiştim bundan sonra bloglarının takipçisiyim

  6. sinalkan diyor ki:

    bu film izlenir:)

  7. Benay diyor ki:

    Film hakkındaki yorumlarına katılmakla beraber…

    Şu “şiddetle” tavsiye ifadesini kullanmasan?

    Bir şeyi tavsiye etmek bile olsa, şiddetle demek şık gelmiyor bana. Biliyorum, alakasız oldu buraya ama.. Sen bir düşün bunu 🙂

    Ben de kullanırdım, artık dikkat ediyorum 😉

  8. sureyya diyor ki:

    Film tavsiyeleriniz için çok teşekkürler.. 🙂

  9. Sevra Betul diyor ki:

    Amerika nin tipik carpik aile yapilariyla bas etmeye calisan gencligini, onlarin duygularini, cabalarini cok guzel anlatmis.

    —spoiler—

    Babasinin pedofili patronu tarafindan tacize ugrayan kiz, teyzesi tarafindan tacize ugrayan cocuk, yine toplumda dislanan geyler islenmis.

    —spoiler—

    Su an finallerimiz bitmis benim gibi bombos kaldiysaniz izleyebilirsiniz. 😉

Yorum Yapın

Arts Blogs