The King’s Speech (2010) – 12 Oscar Adaylı Kral

Böyle tarihi filmleri izlemek bana hep zor gelmiştir. Kralların o kraliyet ailesine özgün konuşmaları, kraliçelerin tavırları, yapay gözüken kostümler ve mekanlar, sıkıcı geçen konular ve uzun süreleriyle hep uzak durmamı sağlamıştır özellikle kraliyet üzerine kurulmuş filmlerde play tuşuna basmak. Ama The King’s Speech için işler biraz değişik tabii. Bütün herkesin dilinde, herkes Colin Firth’in oyunculuğundan bahsediyor ve Akademi, İngiliz tarihini anlatan bir filmi 12 dalda birden Oscar’a aday gösteriyor.

David Seidler, 1937 doğumlu, büyükanne ve büyükbabasını Hitler Almanyası’nda yahudi soykırımı (The Holocaust) sırasında kaybetmiş ve bu travmadan etkilenerek kekeme kaldığını düşünen bir İngiliz-Amerikalı (saçma oldu biraz ama British-American işte). Yaşı ilerleyip senaryo yazma işlerine girişince kendisini bir anda Kral 6. George ile ilgili ne varsa araştıran, üzerine bir şeyler yazmaya çalışan biri olarak buluyor. Her ne kadar uğraşsa da 70 ve 80’lerde istediklerini elde edemiyor ve filmde de Geoffrey Rush’ın müthiş ötesi canlandırdığı Lionel Logue’ye kadar gelip tıkanıyor. Ardından Logue’nin oğlu Dr. Valentine Logue iletişime geçmeyi başarıyor ve Logue’nin o zamanlar tuttuğu notları rica etmesiyle filmin de ilk adımları atılıyor. Ancak önünde bir engel var; Kraliçe Elizabeth. Kraliçe ondan, kendisi ölene kadar bu projeyi hayata geçirmemesini rica ediyor ve o da bu ricayı kiramıyor haliyle. Nitekim kraliçe de 102 yaşında hayata gözlerini yumunca David Seidler, The King’s Speech’i ciddi ciddi hayata geçirmeye başlıyor.

Filmin senaryosu bu kadar eskiye dayanıyor ama kameradaki isim daha çok genç. Yine bir İngiliz hikayesi olan, tanımayanlara Brian Clough denen futbol adamını anlatan The Damned United filminin yönetmeni ’72 doğumlu Tom Hooper var kamera arkasında. Daha önceden; Helen Mirren’in başrolünde olduğu 3 Emmy adaylı TV filmi Prime Suspect 6: The Last Witness ve 3 Altın Küre sahibi yine bir TV filmi olan Longford‘u yöneten Hooper’ın şüphesiz en önemli filmi Zoraki Kral.

Kamera önünde ise olağanüstü oyunculuklarıyla beni ve filmi izleyen çoğu kişiyi mest eden isimler var. Bu filmdeki rolüyle 1 Altın Küre, 1 Bafta kazanan, Oscar’a da aday gösterilen ve hatta favori olarak görülen, kekeme kral 6. George’u ekrandan çıkartıp evimize sokan, oyunculuğuyla büyüleyen Colin Firth, hemen yanında Oscar’lı oyuncu, Karayip Korsanları serisindeki Barbossa karakteriyle hatırlayacağımız, bu filmdeki rolüyle BAFTA kazanan ve Oscar’a da aday gösterilen Geoffrey Rush benim için filmi değerli kılan iki isimdir ama filmde daha sayamayacağım kadar isim var. Tim Burton’ın filmlerinden hatırlayacağımız Helena Bonham Carter (ki yine bu filmdeki rolüyle Oscar adayı olan bir diğer oyuncu), Memento‘dan Guy Pearce, Nurse Jackie‘den benim için efsane olan Eve Best, tipi ve konuşmasıyla hemen farkedilen, Harry Potter serisinden hatırlayacağımız Timothy Spall ilk akla gelenler.

Filmimiz, Kral 6. George‘un yapamayacağını bildiği konuşması için hazırlandığı sahneyle açılışı yapıyor. Kekemeliği zaten başlı başına bir problem olan Bertie, her ne kadar eşinin desteğini tamamiyle hissetse de, özellikle bu tip halka seslendiği durumlarda tavan yapan sıkıntısıyla başbaşa kalıyor ve ilk deneme başarısız oluyor.
Tabii bu durumun düzelmesi, ileride belki de kral olacak Bertie‘nin halka sesleneceği durumlarda kendini rahat hissedip bu konuşmayı mutlaka yapması gerekmekte. Bunun için hekimlere gidiliyor, her türlü çare deneniyor ama nafile. En sonunda konuşma bozuklukları uzmanı L. Logue ile tanışmasıyla, bize o karakteri tanıtmasıyla Zoraki Kral filmi tam anlamıyla başlıyor.

Dediğim gibi, film muhteşem oyunculuklarıyla ön plana çıkıyor. Colin Firth ve Geoffrey Rush performanslarıyla parmak ısırtmış. Daha yeni izlediğim 127 Hours (127 Saat)‘taki James Franco için “oyunculuğu taçlandırılabilir” demiştim ama yeni kral Colin Firth diyebilirim tabir-i caizse. O yüz ifadeleri, o durumlar karşısındaki tavırları, sürekli değişen ruh halini ekrana yansıtışı ve sanki karşımızda gerçekten kekeme bir insan olduğu izlenimini vermesiyle 10 üzerinden 10 puanlık, Oscar’ı sonuna kadar hakeden bir performans sizleri bekliyor. Sadece Colin Firth değil, Geoffrey Rush da filme kattığı mizah, karakterinin olması gereken bütün özelliklerini taşıması ve senaryonun güzelliğinin de verdiği katkıyı lehine çevirerek Firth’e 10 numaralık bir Yardımcı Erkek Oyuncu rolünü üstlenmiş diyebiliriz.

Tabii filmde ön plana çıkanlar bunlarla da sınırlı değil. O tarihi anlatmak için o tarihi yaşatmak da gerekiyor. Zoraki Kral’da o tarihi tam manasıyla yaşıyorsunuz. Filmi izledikten sonra bütçesinin 15 milyon dolar olduğuna inanmak gerçekten çok güç. Kostümlerin muazzamlığı, mekanların gerçekçiliği akademinin de gözüne çarpmış olacak ki En İyi Kostüm dalında aday göstermişler. Kostümlerin arkasında Jenny Beavan adında bir isim var. Böyle söyleyince kimse hatırlamaz tabii ama kendisinin bu dalda 9 kere Oscar’a aday gösterildiğini söylemem yeterlidir sanırım. Bunlardan sadece bir tanesini kazanmış olsa da The King’s Speech’teki kostümlerle epey iddialı diye düşünüyorum. Tabii karşısındaki rakipler de muazzam. O kategoriyi kestirmek gerçekten çok zor.

Sonuç olarak; 12 dalda birden Oscar’a aday gösterilen, gösterildiği festivallerde alkış toplayan, totalde 21 ödülü ve 80 adaylığı olan, BAFTA ödüllerinde en baba ödülleri alarak adından epeyce sözettiren bir film var karşımızda.
Oyunculukları, kostümleri ve hikayesiyle ön plana çıkan The King’s Speech belki de bu ylın en iyi filmi değil, belki de aday olduğu çoğu daldan eli boş dönecek ama net bir şey var ise o da bu filmin mutlaka izlenmesi gerektiğidir. Benim notum; 9/10

Henüz True Grit, The Fighter ve Black Swan gibi Oscar’da bu sene söz sahibi olan diğer filmleri izlemediğim için net bir yorum yapmak zor ama şimdilik En İyi Film (haliyle En İyi Yönetmen), En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve En İyi Kostüm dalındaki favorim kesinlikle The King’s Speech.



4 Comments

  1. Ayça dedi ki:

    >Konusunu tarihten alan filmler her zaman ilgimi çekmiştir, özellikle de böylesi şahane bir kadroya sahipken mutlaka izlemem gerektiğini düşünüyorum.Colin Firth'ün bu kadar anılıp, birçok değerli ödül ve adaylığa layık görülmesi bir tesadüf olmasa gerek.Bu gibi aday filmlerin tam da Oscar Ödülleri'ne az bir zaman kalmışken bir anda vizyona girip biz izleyenleri de zor durumda bırakması(çoğunu sinemada izlemek ve ödül törenini biraz olsun bilgili takip etmek istediğimden) sinir bozucu bir durum.
    Yazınızı keyifle okudum, elinize sağlık.

  2. SirEvo dedi ki:

    >Maalesef, bize çok geliyorlar dediğiniz gibi. Ama yapacak bir şey yok, bir şekilde izliyoruz.

    Bu tarz tarihi filmleri seviyorsanız King's Speech'e bayılacağınızı garanti ediyorum.

    Yorumunuz için teşekkürler ve iyi seyirler. 🙂

  3. Anonymous dedi ki:

    >Film güzel, ona lafım yok. Fakat Oscar ödüllerinde en iyi orijinal senaryo ödülünü bence başka filmler hak ediyordu. Sonuçta bu yaşanmış bir olay.

  4. SirEvo dedi ki:

    >Inception almalıydı tabii ki o ödülü ama yıllardır "o tarz" filmlere ödül vermedi bu Akademi. Onun dışında ne olabilirdi diye sorsam. 🙂

Yorum Yapın

Arts Blogs