The Grey – Gri Kurt (2011) Ya Öleceksin ya da…

Bir kazadan kurtulma ve sonrasındaki ağır şartlara rağmen hayata tutunabilme çabasını işleyen filmlerin üzerine katarak ilerlemeye çalışmadan kendi hikayesini anlatan ve klişelerine rağmen 2 saat boyunca seyirciyi, ya da en azından beni ekranda tutabilen, hatta ve hatta bu 2 saat boyunca bir an olsun bile sıkmayan bir film olarak göze çarpıyor The Grey.

Smokin’ Aces serisi ve 2010’da ayılıp bayılarak izlediğimiz A Takımı’nın tekrar çeviriminde kalemi ve kamerayı eline alan Joe Carnahan bir kez daha kamera arkasına geçmiş ve Ian Mackenzie Jeffers ile beraber Jeffers’ın Ghost Walker adlı kısa hikayesinden bir hayatta kalma mücadelesi ortaya çıkarmaya çalışmış. Başrole de yakından tanıdığımız, sevdiğimiz ve saydığımız Liam Neeson ustayı getirmiş.

Hava şartlarının eksilerde dolaştığı bir bölgeye “zorunlu çakılış” yapan uçaktan sağ kalan birkaç adamın hayatları pahasına yaptıkları mücadeleyi anlatan film, açıkça söylemek gerekirse klişelerden pek de kurtulabilmiş değil. Yani izlerken olacakları tahmin etmekte zorlanmama şansınız yüksek. Fakat bu demek değil ki, sıkıcı, sıradan, izlemeye değmez bir film sizi bekliyor. Tam tersine, klişelerine rağmen seyirciyi uyanık tutmayı başarmış az biraz gerilimi ve heyecanıyla. Bir de Neeson’ın o kendine has ses tonu ve sağlam oyunculuğuyla benzerlerlerinden bir adım önde gibi duruyor. En azından ben önde tutuyorum.

Senaryonun kendine has bir derinliği veya çekimlerin kendine has bir çekiciliği olmasa da, filmin -40 derecede, oyuncuların giysilerinin içlerine ısıtıcılar döşeyerek çekilmesi bile başlı başına önemli bir detay. Gerilim dozunu iyi ayarlamak için çırpınan ve bunda başarısız olmayan, seyirciyle karakterler arasında da ufaktan bir bağ oluşturmaya çalışan Gri Kurt, ölüm, mücadele, vazgeçme, arkadaşlık, korkaklık ve özlem gibi birkaç tema üzerinden seyredip güzel bir finalle noktayı koyuyor.

Beklentimin biraz üstünde çıkıp beni hiç sıkmaması (su almaya bile kaldırmadı) ufacık da olsa heyecanlandırmasıyla benden geçer not aldı. Mutlaka izleyin diye tavsiye etmiyorum ama beklentiler çok yukarılarda olmazsa keyif alacağınızı tahmin ediyorum. 7,5/10


7 Comments

  1. sweet drop diyor ki:

    Torrente düşer düşmez izlemiştim ve beğenmiştim.
    Film sayesinde kurtlar hakkında o kadar ilginç şeyler öğrendim ki.O anlamda ve filmi bir saniye bile durdurup başka bişilerde bakıyım dememem de göz önüne alınırsa gayet de güzeldi.
    Ve duygusal bir kadın olduğumdan o çaresizlik o kimse yok mu yardım etcek duygusu da beni çok etkiledi filmde.
    Sonu zaten etkilenmeyecek gibi değildi.

    • SirEvo diyor ki:

      Belirli bir seviyenin üstüne çıkmasa da dediğin gibi sıkmaması bile yetiyor, hele ki bu sıcaklarda. Gerçi sizin oralarda sıcaklık ne alemde bilemiyorum tabii. =)

  2. hakan yücel diyor ki:

    Çok sıkıcı olmayan, idare eder kıvamında bir filmdi. Liam Neeson’un Taken ve Unknown filmlerindeki performansını bulamadım. Gerçi bu filmdeki performans da ancak bu kadar olurdu galiba. Liam reyiz bu film kesmedi bizi Taken 2’yi bekliyoruz. 🙂

    • SirEvo diyor ki:

      Performansları arasında aman aman bir fark yoktu bence. Filmlerin performansında fark vardı tabii, ama her biri birbirinden farklı temaları işlediğinden bu fark da normaldir bence.
      Taken 2’yi beklemeyen yok tabii, ama Taken’daki tadı alabileceğimizi sanmıyorum ben.

  3. detays diyor ki:

    Son sahnesi dışında beni pek etkilemedi bu film.
    Çok sıradan geldi niyeyse.

    • SirEvo diyor ki:

      Ekstra bi etkileyiciliği yok zaten kanımca. Ama sıkmıyor en azından.

  4. ismailinc diyor ki:

    Liam Neeson tek başına oynasa izlenir bir film. Ki burda da tek başına filmi götürdüğü kanaatindeyim. Ayrıca tek mekanda geçmesine rağmen sıkmayan bir filmdi.

Yorum Yapın

Arts Blogs