Onur Savaşı – Jagten (2012)

< style="text-align: justify;">

Kuzey Avrupa sinemasının benim ajandama kazandırdığı en önemli isimlerden Mads Mikkelsen‘in son filmi Onur Savaşı‘nı uzunca bir süredir izlemek istiyordum. Filmekimi’nin İzmir ayağında tek bir seansta gösterilse de yetişme şansı bulamadığım, daha doğrusu festivalin 2012 ayağını tamamen ıska geçtiğim dönem, sanırım en çok keşkeyi dilimden döktüğüm dönem olmuş. Gerçi Amour, Beasts of the Southern Wild ve Beyond the Hills gibi çok izlemek isteyip de Filmekimi’nde kaçırdığım yapımları sinemada görme şansına sahiptik ama şirketler The Hunt’ı es geçerek Türkiye’de vizyona sokmaya dahi lüzum görmediler. Ortalıkta DVD’si de olmayınca elimiz kolumuz bağlı bluray sunumu beklemeye koyulduk ve çıktığı gibi de merakımızı giderdik.

Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg‘in kamera arkasına geçtiği filmin başrolünde, yeri geldiğinde komedi, yeri geldiğinde dram, yeri geldiğinde aşk, yeri geldiğinde de savaş filminde yer alıp, sadece yer almayla kalmayıp döktürmeyi bilen Mads Mikkelsen ön plana çıkıyor. Danimarka’nın sıradan bir bölgesinde, sıradan bir kreşte günlük işlere koşturan, yeri geldiğinde çocuklarla takılan yeri geldiğinde sağda-solda ne gerekiyorsa yapan Lucas’ın tek bir yalan sonrası tamamen değişen hayatına bakış atıyor The Hunt. Karısı ve oğlundan ayrı yaşayan Lucas’ın hayatının büyük bir bölümünü kaplayan çocuklar, o ufacık kafalarıyla, o masum kafalarıyla belki de Lucas’ın yaşamdan beklentilerini tamamen değiştiriyorlar. Masumane gibi duran bir yalandan sonra başına gelmedik kalmayan Lucas’ı anlatan film, aslında insan evladının ne kadar insan evladı olduğunu gözler önüne seriyor. Medeniyet, uygarlık dedin mi şaha kalkan, yaşam biçimi, gelirler dedin mi en önde koşan ülkelerden biri olan bu kuzey avrupa yerleşkesinde bile önyargının dünyanın her tarafındakinden zerre farksız olduğunu suratımıza suratımıza çarpıyor.

Son dönemde gördüğüm en iyi aktörlerden Mads Mikkelsen abimiz. Kuzey Avrupa sinemasına ilginiz yoksa büyük ihtimalle henüz tanışmamışsınızdır. Yakın zamanda yayınlanmaya başlayacak Amerikan dizisi Hannibal‘da efsanevi Dr. Hannibal Lecter karakterini de canlandıracak olan bu abimizi izledikten sonra muhtemelen bu zamana kadar nasıl tanışmadık, neden izlemedik diye dövünecek birçok kişi. Ardından da imdb’ye sarılıp hangi filmlerde oynamış diye bakacak. Savaş döneminde geçen Flame & Citron, muazzam bir drama olan After the Wedding ile absürdlükte sınır tanımayan The Green Butchers benim izleyip de hayran kaldıklarım. Özellikle The Green Butchers’da canlandırdığı karakter çok çok ayrı. Bir de şiddetle tavsiye edilen 2002 yapımı Open Hearts ile 2005 çıkışlı Adam’s Apples var ki, henüz izleyemedim ama ilk izlenecekler arasında her ikisi de.

Böylesine sağlam bir aktörü arkasına alan filmin kadraja takılan diğer elemanları da tebrik edilesi. Klara diye bir kız var mesela. Annika Wedderkopp‘un canlandırdığı ve filmin bu kadar etkileyici olmasında oyunculuğu ile büyük katkı sağlayan bu ufacık kız bile görülmeye değer. O yaşta o rol kesmeler inanılacak gibi değil. Keza filmin gidişatına göre kılık değiştiren ahali de yine sırıtmıyor, toplu performansa güzel bir artı ekliyorlar.

The Hunt çok hassas bir konuya sahip. Dokunsanız ağlayacak, dokunsanız patlayacak bir konu. Çözümlenmesi, bir sonuca bağlanması çok zor bir konu. Bir yandan “çocuklar yalan söylemez” kalıbını eleştirirken diğer taraftan önyargı dediğimiz önüne geçilmeyen budala olguyu bir kez daha kurcalıyor. Kabul edelim, öyle ahım şahım özgün bir hikaye, şimdiye kadar duymadığımız bir olayla karşı karşıya değiliz. Ancak bana kalırsa yönetmen seyirciye işleme konusunda çok başarılı olup sağlam performanslar ve çekimlerle uzun süreler unutulmayacak bir işin altına imzasını atmış. Bazı sahnelerde deliriyor, Lucas’ın yerinde olsam ben ne yapardım diye düşünmeden edemiyorsunuz. Sancılar giriyor midenize. Oturduğunuz yerde çakılıp kalıyorsunuz.

Jagten benim 2012 filmleri arasında izlediğim en değerli filmlerden. Defalarca izlenmesi gereken filmlerden değil belki ama bünyeyle mutlaka tanıştırılması gereken, kesinlikle es geçilmemesi gereken filmlerden. Cannes’dan 3 ödülle dönmesini bilen bu 115 dakikalık eseri izlemek için tereddüt etmeyin. 2012’nin en iyi filmlerinden biri sizi bekliyor. 9/10


11 Comments

  1. Mendhi CS diyor ki:

    Klavyene ve emeğine sağlık dostum. Sen böyle döktürürsün de biz izlemez miyiz 🙂

  2. hakan diyor ki:

    1 saat önce seyrettim.hakikaten çok sinir bozucu.yalnız mikkelsen abinin performansı muazzam.kesinlikle seyredilmeli.

  3. mücahit diyor ki:

    güzel bir filmdi, teşekkürler.

  4. sinalkan diyor ki:

    gayet güzeldi…hakkınız varmış:) tşk

  5. Affan diyor ki:

    Filmde her şey yerli yerinde sade ve akıcı
    Tavsiye için teşekkürler…

  6. ali diyor ki:

    bu sayfayi cok begendim bundan sonra burdayim..sagolun emegine saglik.bu film harika.o ülkede cok yasandigi icin cekilmis bu film.artik erkekler o isi yapmamaya baslamis..

  7. Muharrem diyor ki:

    İzlemekte geç kaldığım bu film, her iki tarafta da olup kendinizi sorgulamanızı sağlıyor.

Trackbacks for this post

  1. […] film adaylarından Hunt, Great Beauty ve Broken Circle Breakdown‘u izledim. Benim favorim kesinlikle Jagten, yani The […]

Yorum Yapın

Arts Blogs