Nerdesiniz ey Futbol Tanrıları?

13. hafta; şampiyonluk yolundaki rakiplerden Fenerbahçe’yi evimizde 3-0 yendik. Galatasaray ise bizim bu hafta berabere kaldığımız Manisaspor ile kendi evinde 1-1 berabere kaldı.
14. hafta; Cuma maçında Bursaspor Galatasaray’ı 1-0 mağlup etti. Fenerbahçe ise kendi evinde Kasımpaşa’ya 3-1 yenildi. Biz deplasmanda Sivas’ı 1-0 mağlup ettik.
15. hafta ise; bu sefer biz, 3. kez çıktığımız ve hep berabere kaldığımız Cuma maçında yine berabere kaldık. Fenerbahçe deplasmanda Es-Es’e 2-1 yenildi, Galatasaray ise son dakika yediği golle İBB ile 1-1 berabere kaldı.

Arka arka 3 hafta, rakiplerin puan kaybettiği haftalarda biz puan aldık, bizim puan kaybettiğimiz haftalarda onlar puan kaybetti. Bir şekilde saha içinde olmasa da saha dışında şans ve Futbol Tanrıları bizimleydi. Ama 7+1 haftadır kazanan takımın aynı tempoda gitmesine imkân yoktu, hele kaybedilen ve elenilen bir Avrupa macerasından sonra tükenmiş defansif oyuncularla bu iş iyice zorlaşmıştı. Ve maçtan önce korktuğum başımıza geldi. Kendi evinde 4 haftadır mağlup olan takımla 1-1 berabere kaldık. Net 3-4 pozisyonu değerlendiremedik ama hem haftalardır gol görmediğimiz kalemizde gol gördük hem de çok ama çok net pozisyonlar verdik.


Kaseti en baştan saralım.
Bu takım için sezon başından beri sayılan 4 adam var. Bu takımın bel kemiği, omuru, omuriliği, omurilik sıvısı gibi tabirler ediliyor, ki doğru. Ferrari+Sivok, Ernst+Fink. Bu 4 adam sezon başından beri, özellikle üst üste aldığımız galibiyetler serisinde takımın hem değişmezleri oldular hem de maksimum performanslarıyla oynadılar. Yaptıkları hatalar elbette vardı ama yaptıkları doğrular o hataları katladı. Bunun sonucunda da defansif manada üstün bir takım izledik. Tabii bu bize yetti mi? Futbol zevki açısından yetmedi elbette ama 1-0 olsun bizim olsun mantığımızdaki Denizli hoca için gayet yetti, tabii galibiyet almamız bizleri de çok sevindirdi. Sonuçta rakipler kaybettiğinde sen kazanıyorsan bu hem çok değerlidir hem de moral depolar.
Ama ne olduysa geçen hafta oldu. Yendiğimiz takdirde 1. olacağımız, ligin başında havlu atan takım olarak liderliğe yükseleceğimiz Diyarbakırspor maçında, bulduğumuz tonla pozisyonu değerlendiremeyince hem liderlikten olduk, hem puanlardan hem de önemli CSKA maçı öncesi moralimiz düştü. Bunun üstüne CSKA maçında da seyrek bulduğumuz pozisyonları değerlendiremeyip hem maçı hem de Avrupa’yı kaybedince, morallar bir seviye daha düştü.

Şimdi de kaseti sona getirelim…
Aradan 1 hafta geçmedi ki, hem Fener hem Cimbom gerilerden gelip maçları kazandı, ama biz öne geçtiğimiz maçı, kendi evinde kazanmayı unutmuş rakibe üstünlük golünü atamayarak berabere bitirdik. Tamam, galip gelemeyebilirsin. 6 maçtan 6 puan çıkarmışken, 8 maçtan 24 puan çıkartmak şahane bir şey ama sonuçta gol atmayı da bileceksin. Rakibinde Alex diye bir adam var, senden az pozisyona girip 3 gol atabiliyor, sen sendeki oyuncularla 5-6 pozisyona girip anca 1 tanesini atıyorsun. O da tamamen kişisel beceriden geliyor. Bobo o şahane vuruşu yapmasa belki de yediğimiz duran top golüyle mağlup olacağız.

Papağan gibi aynı şeyleri yazıyorum ama Beşiktaş’ta Nihat sorunu var. Bu artık kendini iyice gösterdi, kantıladı. Kabul edemeyenler, “o bizim çocuğumuz kredisi sonsuz” diyenlere anlam veremiyorum. Yahu 1 insan her maç girdiği 2-3 pozisyonu değerlendiremiyorsa, şut çekeceği yerde pas, pas vereceği yerde şut çekiyorsa, bütün duran topları kullanmasına rağmen 1 tane faydali orta, 1 tane faydalı gol atamamışsa, çalım atmaktan aciz, dribblingi yok, fiziği sıfırsa, Beşiktaş’a geldiği günden beri hem maddi, hem manevi hem de puansal açıdan bir fayda sağlamıyorsa, e be kardeşim sen daha bu adamın neyini savunuyorsun diye sorarlar adama. Ama Denizli’nin onu oynatmasına ise hiç şaşırmıyorum. Uğur’u, Nobre’yi kurtarıcı olarak oyuna alan adamın oyuncu tercihlerine söz söyleyemeyiz. Uğur hadi neyse 87’de falan girdi de, Nobre’nin yerine hiç mi genç oyuncu falan yok yani takıma sokulacak, hani Batuhan falan diyorlar, onu dene bari artık. Yok yahu, bitmiş adamı, formasını çıkarıp asmış adamı sokacak illaki…

Manisa İzmir’e çok yakın. Hal böyle olunca, 40 yılın başı buralara gelen Beşiktaş’ın maçını da izlemek istiyor insan ama hem yandaş bulamadığımdan hem de bulduğum insanların geriye dönmemelerinden, hem de kuzenin haber vermemesinden gidemedim maça. Gerçi ilk ve tek gittiğim maçın Beşiktaş-Bursaspor olduğunu hesaba katarsak ve şu beraberliği düşünürsek iyi ki gitmemişim. Bir daha kendimde maça gidecek gazı bulamazdım.
Aslında Bursa yine geliyor İstanbul’a, Cuma günü 8’de İnönü’de maç. Elime de çok uygun bir fırsat geçti. He desem stadta olma imkanım çok yüksek ama hem geçen sene izlediğim maçın aynı maç olması ve skorundan, hem havanın bir anda kara dönmesinden tırsmıyor değilim. Olası bir puan kaybında kendi içimde sıkıntı yaşarım vallaha. 🙂

Manisaspor maçına dönecek olursak, aslında ilk11 benim idealim olmasa da Denizli’nin son maçlardaki idealine yakındı. Solda Deli İbo yoktu, yerine İsmail vardı, diğer 10 kişi artık az çok bildiğimiz adamlardı. Çok şaşırmadım yani bu 11’i tvde gördüğümde.
Ama gönül isterdi ki İsmail sol açık oynasın, arkasında daha defansa yatkın İbo oynasın (illaki o değil ama başka da birisi yok şu an için), Nihat’ın yerine de kim oynarsa oynasın. Tabata bile oynasa daha mutlu olurduk herhalde. Sonuçta adam o kadar para sayılıp alındı ama ortalıkta hiç yok. Oynadığında da oynamadığında da… Gerçi Mustafa hoca artık onu hiç düşünmüyor gibi. Rakip Manisayken bile oynatmıyorsa, devre arasında gidecekler arasında gözüküyor gibi. 8 milyon € verip aldığın adamı nasıl gönderebilirsin o da ayrı bir tez konusudur tabii ki.

Neyse, maç bir şekilde başladı. Beşiktaş ilk yarı hiç olmadığı kadar istekliydi. Diyarbakırspor maçının genelinde oynadığı bol pozisyonlu bir ilk yarı da çıkardı diyebiliriz hatta ama gerek Nihat’ın kaçırdıkları, gerek defansif hatalar bu sefer affedilmedi. Hiç yapmadığımız kadar defansta hata yaptık diyebilirim. Bu da muhtemelen o 4lü omurganın son haftalarda çok fazla yorulmasına, mental olarak düzgünce hazırlanmamasına ve azıcık da olsa dinlendirilmemesine kaynaklanıyor bence. Ernst ve Fink olmak üzere ciddi boyutlarda hatalar yaptılar, Sivok da onlara yardım etti. İsmail’in defans arkasına kaçırdığı adamın çektiği şuttan kazanılan köşe vuruşunda da Ferrari adamını kaçırdı ve sert gelen ortaya temiz bir kafa vuruşuyla golü attı Manisalı defans oyuncusu Kalabane.
45. dakikadaki düdüğe kadar istekli ve arzulu oynadığımız maçta bulduğumuz pozisyonları değerlendiremedik ve 46. dakikadan 90. dakikaya kadar da resmen sahada döküldük. Bu kadar aciz bir Beşiktaş en son Kasımpaşa’ya karşı izlemiştim. Gerçi o kadar fazla ayaklarında tutmadı Manisalı oyuncular ama bizimkiler de maç bitse de gitsek havasındaydılar. Denizli’nin geç ve yanlış müdahaleleri de eklenince beklenen sonuç çıktı.
Zaten dakikalar 60’ı gösterdiğinde artık bu maçtan galibiyet alamayacağımızı net bir şekilde bütün Beşiktaşlılar görmüştür. Sadece ligin başındaki Antalyaspor ve 10. haftadaki o Ekrem’in attığı gol var 60’dan sonra rakip ağları bulan ve bize galibiyeti getiren. 60’dan sonra attığımız diğer birkaç gol sadece galibiyeti perçinlememizi sağlamış, bize hiç galibiyet getirmemiş.
Gol sıkıntısı çeken Beşiktaş’ın bir de böyle bir sorunu vardı, ki 75’e kadar karşı kaleyi görmediğimiz Manisaspor maçından da ancak beraberlik aldık.

İlk yarının son haftasındaki maçlar epey güzel olacağa benziyor.
Biz bu sezon 3 defa berabere kaldığımız Cuma günü hemen üstümüzdeki Bursaspor’la karşılaşıyoruz. Cumartesi günü Galatasaray kendi evinde Gençlerle oynayacak, Kayseri de Kadir Has’ta, bu hafta Cimbom’a 2 gol atan Antalyasporla. İlk yarının final maçı ise 3 haftadır kazanan Trabzon ile son 4 haftada 1 galibiyeti bulunan Fener arasında olacak.
Hem bizim maç hem Fener-TS maçı üst sıralarında değişmesinde önemli bir rol oynayacak olsa da puan farkı 5’i geçmez. Kötü başladığımız sezonu geçen seneki ilk yarı gibi kötü bitirme şansımız da olabilir, iyi de kapatabiliriz ama asıl olay ikinci yarı başlayacak. Şimdilik ısınma turları atılıyor.


Yorum Yapın

Arts Blogs