Şiddetle: Motosiklet Günlüğü – Diarios de Motocicleta

Bazen bir filmi ne kadar bekletirsem o kadar keyif alacağımı düşünüyorum, özellikle de üzerine olumlu birkaç yorum gördüğüm, sağlam çıkacağından emin olduğum bir film ise. Baş köşede dursun, istediğim vakit, kendimi onu izlemeye hazırladığım vakit basayım play tuşuna ve kendimden geçeyim, sanki adım gibi eminim böyle olacağından…

2 Bafta ödüllü Brezilyalı yönetmen Walter Salles‘ın kamerayı eline aldığı filmin senaryo uyarlamasını ise Che‘nin yazdığı Notas de viaje ile Granado‘nun yazdığı Con el Che por America Latina adlı iki kitaptan Jose Rivera yapmış ve ortaya da enfes bir yol hikayesi çıkmış.

“50 yıl önce yaşanmış bir seyahati tekrar hayata geçiriyoruz, ancak insanı şaşırtan, Latin Amerika’nın sosyal problemlerinin hala aynı seviyede olması. Bu elbette çok üzen bir durum fakat böyle olunca sizin bu hikayeyi anlatmanızın önemi bir kat daha artıyor.” demiş başrolde Ernesto rolüyle izlediğimiz Gael García Bernal. Daha önceden Even the Rain ve özellikle Amores Perros‘de izleyip hayran olduğum Bernal yine enfes bir iş çıkartmış. Oynadığı rolün ağırlığı bir tarafa, filmin geçtiği dönem ve yaşanan olayları düşünürsek son dönemde Hollywood’a da adım atan Meksikalı oyuncunun geç bile kaldığını söyleyebiliriz. Filmin tamamnında Ernesto’nun yol arkadaşı olarak izlediğimiz Alberto Granado’yu ise Che’nin gerçek hayatta akrabası olan Rodrigo De la Serna canlandırıyor, ki o da en az Bernal kadar rolünün hakkını vererek filmin bu kadar etkileyici olmasında önemli bir katkı sağlıyor.

Tıpı bitirmek üzere olan 23 yaşındaki Ernesto Guevara, 29 yaşındaki biyokimyager arkadaşıyla dandik mi dandik bir motora atlayıp Arjantin’den yola çıkıyorlar 1952 yılında. Ellerinde elbette bir yol haritası var ama ne ceplerinde paraları var ne de gidecekleri yerlerde yapacaklarına dair fikirleri. Rüzgar nasıl eserse hesabı, tek amaçları dünyayı dolaşmak, yeni insanlar tanımak, heyecan yaşamak… Ancak dünyadan bihaber Ernesto bu yolculuk sırasında öyle lanet bir şeyle karşılaşıyor ki, öyle dipten vuruyor ki onu gördükleri ve yaşadıkları, bütün hayatını, bütün dünya görüşünü değiştiriyor bu 14 bin kilometrelik devasa ve uzun yolculuk.

1952 yılından bahsediyoruz, Güney Amerika’nın büyük bir kısmını dolaşan iki adamdan bahsediyoruz. Imdb’de Filming Locations‘a tıkladığınızda tuhaf oluyorsunuz çünkü Arjantin’den başlayıp Şili, Peru, Kolombiya’yı geçip Venezüella’ya ulaşan macerayı bizzat bütün ekip yaşamış. 50’lerde Ernesto ve Granado’nun adım attıkları her yere gidip, direkt olarak o mekanlarda çekmişler. Sırf bu bile izlemek için başlı başına bir sebep olabilir çünkü o kadar güzel yerlere gidiyorlar ve güzel insanlarla tanışıyorlar ki… Dünya denen çivisi çıkmış şu dünyada öyle farklı hayatlara konuk oluyorlar ki…

Bu kadar farklı hayatları ve insanları Walter Salles muazzam bir işle aktarmış ekrana. Bernal’ın bu yolculuk sırasında gördüğü, hayat şartlarının 50 sene öncesiyle aynı olduğunu farkettiğini söylemesi bile anlatıyor aslında. “Çok fazla haksızlık var, değil mi?” repliği de Ernesto’nun bütün hayat felsefesini tek bir soruyla seyirciye anlatan repliklerden değil mi?

Ernesto bu yolculuğu sırasında sadece adaletsizliği görüyor. Adım attığı bütün Latin Amerika ülkelerinde ve şehirlerinde aynı şey. İnsanların yüzünden, gözlerinden, yaşanmışlıklarından okuduğu sadece bu. Güçlü olan hep eziyor, zayıf olanlar bir kenarda karanlığı bekliyor. Ancak adım attığı her yerde o kadar cana yakın davranıyor ve o kadar çok seviliyor ki, insanlar ondan ayrılmak, onu bırakmak istemiyorlar. Çünkü daha önceden o mazlum gözlere bu adam gibi yaklaşan olmamış.

Filmden anlatılacak müthiş detaylar var. Spoiler olması açısından korkuyorum, çünkü biliyorum ki hala izlemeyen sürüyle insan var. Latin Amerika’da geçiyor, Brezilyalı yönetmen çekiyor, İspanyolca konuşuluyor ve başroldeki adam Meksikalı. Eminim bu yazıdan sonra izlemek için başına oturacaklar da olacak. O yüzden çok istesem de bazı detayları veremiyorum ancak filmin tek Oscarının sahibi müziklerini es geçemem. Her zaman derim bir yapımın müzikleri iyiyse en az bir gömlek fark atar rakiplerine diye, bu da onlardan biri. 2 saat boyunca izlediğiniz bu maceraya eşlik eden müzikler tıpkı film gibi tekrar edilesi türden. Uruguaylı bestekar Jorge Drexler‘in ellerine, ağzına sağlık.

İngilizlerin BAFTAsı, İspanyolların GOYAsı, Fransızların Cannesı ve Amerikalıların Akademisi. Aklınıza gelen hangi ödül töreni varsa hepsinden alnının akıyla çıkmış bir film Diarios de Motocicleta. Almadık ödül bırakmamış kısaca.

Bir yandan dostluğun, bir yandan haksızlığın, bir yandan yolların, bir yandan Latin Amerika’nın, bir yandan dünyaya damga vuracak bir adamın o hale gelmesini sağlayan adımların filmi. Senaryo, anlatılmak istenenler, oyunculuklar, mekanlar, çekimler, müzikler… Kaliteli bir filmde ne aramak isterseniz rahat rahat bulabileceğiniz ve o finaldeki kısa videolarla dahi sizi yıkıp geçebilecek enfes bir biyografi. 10/10


One Comment

  1. hakan diyor ki:

    harika bir film di.teşekkürler.saygılar ernesto reyiz 😉

Yorum Yapın

Arts Blogs