İstanbul’dan Kısa Kısa…


Yolculuk sancılı başladı aslında. Akhisar’a kadar 1.5 saatlik yol gitmişken gelen haber üzerine zorunlu olarak İzmir’e dönmek durumunda kaldık. Araba değiştir, yola tekrardan çık derken 6-6,5 saatlik yolculuk 10-11 saate fırladı bir anda. Eh, İstanbul’a geldiğimizde hem saat 11.30 olmuş hem de derman kalmamıştı üzerimizde.
Caddebostan Sahili’nden Suadiye’ye doğru süzüldük. Dragos denen mevkiiden geçerken baka kaldık. Yol boyunca midemizi doldurmuştuk aslında ama yol üstündeki üst düzey mekanlar o dolu mideye göz kırptı. Gerçi hiç durmadan yolumuza devam ettik çünkü bulmamız gereken bir ev vardı. Nitekim onu da beklenenden çok kolay bir şekilde bulup aylardır görüşmediğimiz evin kızıyla hasret giderdik.

İstanbul’daki ilk gün biraz boş başladı. Kartal’daki Electroworld’e gidip navigasyon alalım dedik telefon alıp çıktık, navigasyonlu!
Oturduğumuz yere yürüme mesafesi olduğundan akşam üzeri Bağdat Caddesi’nde ufak bir tura çıktık. Aman diyeyim! İzmirliler için şöyle söyleyeyim. Alsancak’ı aklınıza getirin. Onu kafanızda önce alan olarak 10’la çarpın, sonra tabaka olarak da 2-3 seviye daha yukarıya çıkın. Ünlüler mi dersiniz, Lamborghini’ler mi bilemem ama Bağdat Caddesi üst düzey bir caddeymiş cidden.
Akşamına Saraçoğlu Stadı’nın aşağılarında bir sokağa girdik. Yine çok kalabalık bir yer. Sağda solda önce balıkçılar var, sonra balıkçı restoranları. Oturduk bir tanesine. Meşhur Lahmacuncu Halil’in tam çaprazına oturmuşuz. Karşımızda da BREZİLYA Kuruyemişçici olunca fotoğraf çekemeden duramadım ben tabii ki.
Sahildeki çay keyfinden sonra döndük evimize.

İkinci gün gittiğimiz Büyükada’dan aklımda kalanlar yüksek orandaki turist sayısı, faytonlar, bisiklet ve adanın büyük bir esprisinin olmadığıydı. Ve tabii ki rezalet kokusu. Faytonlar tamam güzel, o fena yokuşlara rağmen bisiklet de eğlenceli, her ülkeden turistle karşılaşmak da bomba ama eh arkadaş o yollar ne ya. Bisikletlere atlayıp çıktığımız yol boyu kokudan geçilmiyor. Aşırı pis bir koku sarmış adanın her tarafını. Neyse ki akşamına kokmayan bir restoran bulduk da bizimkiler yine yaptı rakı balığını.
Dönüşte ise İstanbul’a gidilip de uğranması zorunlu yerlerden birine Taksim’e gittik. Nevizade denen bölgede 2 farklı yerde gece 2-3’e kadar eğlenip bir güzel de kazıklanıp evlerin yolunu tuttuk.

Üçüncü gün birçok açıdan öğretici oldu. Öncelikle İstanbul’un ne kadar kalabalık olduğuna ama sonra bu kalabalığın büyük bir kısmının apaçilerden ve Çekikgöz turistlerden oluştuğuna ve her yerden tarih aktığına şahit olduk. Fatih, Haliç derken Galata Kulesi’ne çıktık ve o enfesten öte manzarayla kendimizden geçtik. Her gün çıkılsa doyulmayacak bir şey gerçekten. İstanbul’a yolu düşen herkesin mutlaka ama mutlaka çıkması gereken bir kule.
Son olarak da İstanbul’un “büyük şehir” ile alakası olmadığını gördük. Oradaki şehir sözcüğünü çıkarmak gerek çünkü artık şehirlikten çıkmış burası. Silivri diye bir yere gittik mesela. Yol üstünde envai çeşit AVM olabilir de, o kadar uzak olunamaz ya. Tüyap’ı gördüm mesela. İstanbul’un taaaaa öbür ucu bile değil. Yok öyle bir uç. Kadıköy-Silivri arası 60km yahu. Şehirlerarası yolculuk gibiydi özel arabayla gitmemize rağmen. Bir de bu tarafta oturup da her gün oraya gitmek zorunda olanları düşününce kafası almıyor insanın.

İlk gün arabayı bırakıp dolmuşa binelim dedik Kartal’a giderken. İyi de oldu. Efsane bir dolmuşçu vardı. Adam trafikteki herkese gider yapıyor. Yolcusuna, yayaya, trafikteki diğer araca hatta diğer dolmuşçulara. Hiçbir kurala uymuyor. Kırmızının ne olduğunu anlatmamışlar abiye. Kapıyı açıp kapama tarzı ise anlatılmaz yaşanır. Dolmuşa gelen tanıdıkla yaptığı muhabbetlerden gelen telefonlara bakma şekline kadar her şeyiyle tam bir efsane. İstanbul’da trafiğe çıkanların gerçekten kelle koltukta araba kullandıklarına böylelikle şahit olmuş oldum.

İlk birkaç günden aklımda kalanlar bunlar. Pazar günkü GS-Manisa maçı programdaydı ama ilk gün diye Gençler-BJK maçını bile izleyemeyince Sami Yen’e gitmek yalan oldu. İyi ki de gitmemişim. Pek hayırlı bir sonuç çıkmadı. Hatta oturduğumuz yerin karşısındaki bir ekranda maç yayını vardı. Kamerayla öyle bir zoom yaptım ki, maçın 10-15 dakikasını rahat rahat izledim bile..
Cuma veya Ctesi döneceğiz muhtelemen. BJK-Konya maçını izleyemeyeceğim gibi. Bir dahaki sefere artık diyelim, şimdilik görüşmek üzere…


9 Comments

  1. x-files dedi ki:

    >Hoşlgeldin diyelim. Virüs gibi bir yer İstanbul. Kaptınmı kurtulmak zor. Ama neticede o bir virüs :)) Güzel yazı, teşekkürler-iyi eğlenceler.

  2. SirEvo dedi ki:

    >:)) Sağol, kapmamak için uğraşıyorum ama… 😛 Hoşbulduk. 🙂

  3. arnawut dedi ki:

    >Yarın Kadıköy'e geliyorsun. O lahmacuncu Halil'in bir alt caddesine inip, AKmar'ı buluyorsun. Akmar Pasajı. Orada Atika Kitabevi var hemen girişte. Galatasaraylı sarışın çocuk nerede diye soruyorsun ki bana bile sorabilme ihtimalin var:)

    Bekliyorum. Gelmezsen ağzının ortasına yumruğu yersin:)))

  4. SirEvo dedi ki:

    >Lahmacuncuya gittik bugün, 8:30'da kapalıydı ya. Oradan Emmi'ye kadar yürüdük, orası da kapalıydı. Gittik Pehlivan'da yedik, bir şey anlamadık yemekten. :))

    Yarınki programda Boğaz turu var, o tarafa yolum düşerse geleceğim kesin. 🙂

  5. arnawut dedi ki:

    >Evet bende bugün öğlen lahmacun yedim ama Halil kapalı olduğu için Borsam var ilerde oraya gittim de pehlivanın tavuk şişi iyidir ya:D

    Bekliyorum valla bi uğrayıver=) Akşama taksime geçicem size ve bizim arkadaşlara uyarsa buyurun onada:D

  6. SirEvo dedi ki:

    >Köfte yedi valide, iyi dedi. Bizim yediğimiz hikayeydi. 4 kişi 40 papel bayıldık. Değmedi. Gelirsem gider lahmacun yeriz o zaman. 😛

  7. arnawut dedi ki:

    >haha anlaştık=))

  8. can metin dedi ki:

    >büyükada hakkında "pek bir esprisi yoktu." lafı ağır olmuş.
    bir istanbullu olarak da izmir'i özlüyorum hocam. ne güzel yerdir orası:)

  9. SirEvo dedi ki:

    >@arnawut
    Abi dün gelemedim ama aşırı dolaştık, geberdim resmen, bir dahaki sefere artık kusura bakma.

    @can metin
    Valla yazdım sebeplerini işte, yalansa yalan de. 😀
    İzmir de güzel yerdir tabii, olmaz mı. :))

Yorum Yapın

Arts Blogs