House of Cards – Bir Diziden Fazlası

İzlediğim bazı efsaneleri CineShoot’u takip edenlerle paylaşmaya fırsat bulamadığım için kendime çok kızmışlığım vardır. Bunların başında da House of Cards geliyordu. 2. sezonun tamamı aynı saat içerisinde internete sürülen diziyi geçtiğimiz günlerde bitirince üzerine iki satır bir şeyler yazıp bir yandan da tavsiye etmiş olayım istedim.

Şimdi, herkesin çok sevdiği bir aktör vardır. Bunun da kişiye özel sürüyle sebebi olabilir. Bazısı yakışıklı diye bazısı karizmatik diye (yakışıklı olmayıp da karizmatik olan çok aktör var; bkz. Breaking Bad’in ustası Walter White) bazısı ses tonundan bazısı çok sevdiği bir filmde oynadı diye bazısı da benim gibi gelmiş geçmiş en iyi birkaç aktörden biri olarak gördüğü için sever bu adamları. İşte House of Cards’ın başrolündeki Kevin Spacey burada devreye giriyor. Yaşayan aktörler arasında (Philip Seymour Hoffman yaşasa kafa kafaya giderler) benim gözümde en iyilerden olan Spacey, varlığıyla diziyi alıp bambaşka bir noktaya taşıyınca üzerine birkaç satır yazmadığım için kendime kızmam da gayet doğal bir durum oluyor.

Amerikalıların meşhur Beyaz Saray’ına konuk oluyoruz. Politika politika ve politika. Kevin Spacey’nin canlandırdığı Frank Underwood parti denetçisi olarak karşımıza çıkıyor. Etrafında da afilli bir kadro var. Karısı Claire rolündeki Robin Wright, daha önceden birçok yapımda karşımza çıkan Mahershala Ali, Kate Mara derken say say bitiremeyeceğimiz bir isim listesi çıkıyor karşımıza. En iyisi ekranda görmek.

Fight Club, Se7en ve daha birçok önemli sinema filminden hatırladığımız David Fincher hem ilk sezonun yapımcılığını üstlenmiş hem de iki bölümü yönetmiş durumda. İngiliz politikacı ve yazar Michael Dobbs‘un aynı adlı romanından ve İngiliz kanalı BBC’de yayınlanan diziden uyarlanan yapım, Netflix gibi sadece internet üzerinden yayın yapan bir platformdan görücüye çıkmasına rağmen kamera önü ve arkasındaki isimlerin karizması başta olmak üzere 26 bölüm boyunca sizi ekrana çivilemek için öyle mükemmel bir uyum sağlanmış ki, son dönemin en kaliteli işlerinden biriyle karşı karşıya kaldığınızı her bölümde hissediyorsunuz.

Haklısınız. Politika etiketini gördüğümde ben de “acaba?” demiştim en başta fakat dizi Frank Underwood karakterinin entrikaları üzerinden ilerliyor. Andrew Davies ile Beau Willimon‘un kaleme aldığı senaryonun her tarafından kan, her tarafından ölüm akıyor. Önüne çıkan kim olursa olsun güç uğruna varını yoğunu koyan Frank’in arada kameraya dönüp “İstediğimi elde etmek için yalan söyleyebilir, aldatabilir veya tehdit edebilirim ama en azından ben işi halletmiş olurum. Yani umarım not tutuyorsunuzdur.” demesi bile nasıl bir karakter olduğunu ortaya döker sanırım. Ve evet, arada kameraya dönen, seyirciyle konuşan ve bazen de yapacaklarının sinyalini veren arada da böyle kendi için önemli mottolar paylaşan bir adamı izliyorsunuz. Ki bana kalırsa dizinin en keyifli yerleri de Kevin Spacey’yle muhabbet ettiğimiz sahneler.

Dizi bir adamın etrafında dönüyor. Sürekli çevresindeki insanları manipüle eden, yaptıkları işlerden yıldıran, herhangi önemli bir özellikleriyle tehdit eden, yeri geldiğinde de hayatlarına son vermekten çekinmeyen bir adamın etrafında. Yer yer açık sahnelere de tanıklık ediyor olsak da, dizinin genel havasını düşündüğümüzde bunlar incir çekirdeğini bile doldurmuyor. Aksine, kalitesini arttırıyor diyebilirim. Böylesine cani bir adamın yaptıklarını sansürle, yumuşaklıkla anlatma lüksünüz kesinlikle yok.

Senaryo o kadar iyi örüldü ki iki sezondur, Frank’le beraber biz de yaşadık her detayı. Beraber çözdük bütün gizemi. 50 dakika gibi sıradan bir dizi için uzun fakat böyle bir dizi için az bile gelen süresini düşündüğümde, sanırım her bölümün son sahnesinde aynı soruyu sordum kendime: “Bu kadar hızlı nasıl bitti?” Ki dizinin en kilit noktası da bu. Frank Underwood denen abimiz seyirciyi içine alıyor. Hapsediyor. Yaşatıyor her detayı. Sonra da tükürüp atıyor. Neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz ama bölüm çoktan bitmiş oluyor.

House of Cards, benim son birkaç yıldır izlediğim diziler arasında en kallavi olanlardan. Aklınıza gelebilecek her özelliğiyle tepeye oynuyor. Oyunculuk, senaryo, müzikler, çekimler, ince detaylar, elbette muazzam ötesi replikler, karakter patlamaları, hikaye örgüsü, gizem, bu gizemin zaman zaman kattığı gerilim… Aklınıza gelebilecek her özelliğiyle benzerlerinden birkaç gömlek yukarıda bir dizi bu.

Samimi bir şekilde söyleyebilirim ki üzerine yazılacak daha çok şey bulunabilir. Hatta her bölümü kendi içinde değerlendirip kendinize sürüyle ders çıkartabilirsiniz ancak House of Cards’ı es geçmek, dünyanın en güzel koyuna gidip de sadece güneşlenip dönmek gibi bir şey. Denizi sevmeyebilirsiniz, tuzlu su size göre değildir ama o koyda yüzebilmek için binlerce kilometre öteden gelen insanlar olduğunu düşündüğünüzde fikrinizi mutlaka değiştirirsiniz.


Yorum Yapın

Arts Blogs