Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000)

Sarıııı… YEŞİİİLL! Sarıııı… YEŞİİİLL! Sarıııı… YEŞİİİLL! Esnaf! Esnaf! Esnaf! Esnaf!

Laleli’de bir Azize ve Gemide filmlerini yazan, aynı zamanda Gemide filmini yöneten Serdar Akar‘ın kendi çocukluğunun geçtiği kasabada yaşadıklarından yola çıkarak senaryolaştırdığı Dar Alanda Kısa Paslaşmalar adlı yapımın öyle bir oyuncu kadrosu var ki, bugüne kadar televizyonda izlediğiniz herkesi görme şansınız var. Sadece başrolleri saysam bile yeter aslında; Müjde Ar, Savaş Dinçel, Erkan Can, Sezai Aydın, Şahnaz Çakıralp ve Uğur Polat gibi Türk sinemasının en değerli oyuncularını kadrosunda barındıran film öyle bir vuruyor ki, izlerken de bitirdiğinizde de kendinizden geçiyorsunuz.

Bursa’nın herhangi bir yerinde herhangi bir mahalleye konuk ediyor bizi yönetmen. 1982 yılındayız, mahallenin en büyük sevdası amatör takımları EsnafSpor. EsnafSpor, mahallenin gençlerinden kurulmuş bir takım ve yine başkanından antrenörüne mahallenin insanının takımı. Tabii bu mahallenin bir de kara sevdalısı, takımın Torba lakaplı adamı, Erkan Can’ın canlandırdığı Suat var. Torba Suat. Suat mahalleden Nurten’i seviyor. Ama öyle bir sevda değil bu. Zamanın en saflarından, en karasından. Onun her zaman feyz aldığı, her konuşmasını, lafını beynine kazıdığı Hacı da yine aynı takımın başındaki ağabey. Baba, can dostu, kardeş, amca. Mahallenin her zaman gittiği “ablası” Nuray ise, Müjde Ar’ın canlandırdığı bir hayat kadını olarak karşımıza çıkmış. Tabii daha birçok karakter ve isim var ama bu dörtlü, daha doğrusu üçlünün hem kendi arasındakilere hem de EsnafSpor’la yaşadıklarına bakıyoruz onların gözünden.

Hikaye inanılmaz bilindik aslında. Karşılıksız aşklar, kavuşamayan sevdalılar, futbola olan tutku, futbolla beraber gelen sevinçler, hüzünler ve pek tabii ki umutlar.

Film takıma yeni transfer olan Serkan’ın (Rafet El Roman. Evet, o bile var filmde) mahalleye ayak basmasıyla başlıyor. Eğer bu takım şampiyon olacaksa böyle bir transfer kesinlikle şart ve bütün imkanlar zorlanarak Serkan’a imza attırılıyor. Ancak bir eksik var, sağlık kontrolü. Tabii ki kontrol için gidilecek kapı şaşmıyor.

Hikaye böyle başlıyor ve yaklaşık 2 saat boyunca sizi ekrana çiviliyor. Özellikle Savaş Dinçel ve Erkan Can’ın oyunculukları şapka çıkartılacak cinsten. Hani bu zamana kadar nasıl oldu da bu filmle tanışmadım/tanıştırılmadım diye düşündüm izledikten sonra. Hatta şunu net bir şekilde söyleyebilirim, son zamanlarda izlediğim en underrated filmdir kendisi. Sürekli konuşup durduğumuz ve kült diye bahsettiğimiz onlarca filmden hiçbir eksiği yok. Senaryo çok çok iyi. İnanılmaz bir iş başarmış Serdar Akar. Kendi mahallesini öyle bir resmetmiş ki, o resime öyle güzel sokmuş ki oyuncuları, oyuncular kendilerine verileni o kadar iyi yerine getirmişler ki, bittikten sonra tekrar izlemek istedim resmen. Ve ilk fırsatta da birilerine izleteceğimi tahmin ediyorum.

Savaş Dinçel ya da Erkan Can diye ayırmak istemiyorum, kadraja giren herkes çok önemli oynamış. Öyle önemli ki, yani o mahalleye kalkıp gidesi geliyor insanın. O toprak sahaya adım atası, o 10 metrekare soyunma odasında üstünü değişesi, o kahvede çay içesi, o fırından ekmek alası geliyor. Parası olan düdüğü çalar, ama bir yandan da para her şey değildir. O telefon konuşmasında sırf hasta sevinsin diye tempo tutan, deliler gibi üzülmelerine rağmen sırf onun hatrı için şampiyon olmuş gibi sevinen takımın birlik-beraberliği, dayanışması, dostluğu çok daha önemlidir diyor yönetmen bize.

Bir yandan “Hayat, futbola fena halde benzer” diğer yandan “Ressam olur insanlar başkalarının kalbini kazıya kazıya. Ya da resim olurlar senin gibi, kazına kazına.” diyor yönetmen. Baştan sona öyle güzel mesajlar veriyor ki, Savaş Dinçel öyle efsane oynamış ve konuşmuş ki, bazı sahnelerde gözleriniz doluyor, bazı sahnelerde o yaşlar akıp gidiyor, bazı sahnelerde de bayram kutlaması için gittiği kapıdan şeker beklerken harçlıkla dönen çocuk gibi seviniyorsunuz izlediğiniz adamlarla beraber.

Serdar Akar çok önemli bir işe imza atmış. Üzerinde durulması ve tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film bence. Üst düzey performanslar var. Ekmek Teknesi’nin babası, yine sanatını icra ederken rahatsızlanan ve bu rahatsızlık sonucu geçirdiği iç kanamaya yenik düşen usta, rahmetli Savaş Dinçel ders niteliği taşıyan bir gösteri sunmuş ekranda. Mahallenin Muhtarları’nın deli kahvecisi, Fadime için dünyaları yakan Erkan Can’ın da ondan aşağı kalır yanı yok, tıpkı izlediğimiz diğer isimler gibi. Sonuç olarak yığınla ders çıkartılacak bu pek de hakkı verilmeyen Türk filmini izlemekten çekinmeyin, hatta etrafınızdakilere de zorla izletin. Futbol temasını görüp de bu zamana kadar ertelediyseniz çok ama çok şey kaybediyorsunuz. Bir futbol filminden çok daha fazlası sizi bekliyor. 10/10

Blogum Dergisi Ekim 2012 sayısında yayınlanmıştır.
http://blogumdergisi.com/
http://issuu.com/blogum/docs/ekimsayisi


4 Comments

  1. ringoplast diyor ki:

    futbol, dram, yokluk, sevda, dostluk… hayata dair her şeyi içinde barındıran enfes bir film. sırf erkan can ile savaş dinçel’in ”ressam” muhabbeti için bile defalarca izlenecek bir film. Yaklaşık bir sene oldu izleyeli. Güzel bir inceleme olmuş tekrar izleme isteği uyandırdı 🙂 Serdar Akar’ın dar alanda kısa paslaşmalar’dan önce çektiği gemide filmi de mutlaka izlenesi daha ağır bir şaheser 😉

    • SirEvo diyor ki:

      Gemide’ye az önce baktım, o da bana baktı. Play tuşuna bakıyor bütün olay. 🙂

  2. jimmorrison diyor ki:

    ‘Hatta şunu net bir şekilde söyleyebilirim, son zamanlarda izlediğim en underrated filmdir kendisi.’
    Dostum yazın ve yorumunda 10/10

  3. SirEvo diyor ki:

    @ringoplast
    Gemide’yi de izledim o dönem yazmayı unutmuşum. Çok çok ağır bir işmiş. Erkan Can’ı zaten seviyordum da, hasta oldum o filmle beraber. Muazzam ötesi bir performans. Replikler falan hele, anlattıkları falan kendimden geçtim izlerken.

    @jimmorrison
    Sağolasın hocam, filmin yanında lafı olmaz yani. 🙂

Yorum Yapın

Arts Blogs