Black Swan (2010) – Siyah Kuğu Natalie Portman

En iyi olabilmek için neleri göze alabilirsiniz? Rakiplerinizin bir adım önüne geçebilmek için neleri feda edebilirsiniz? O ulaşmak istediğiniz noktaya varabilmek için yapabileceklerinizin son noktası nedir? Sınırlarınız nedir sınırlarınız?

Requiem for a Dream, The Fountain ve The Wrestler filmlerinin yönetmeni Darren Aronofsky‘nin son filmi Black Swan (Siyah Kuğu), Tchaikovsky’nin meşhur Kuğu Gölü balesi üzerinden şekillenen psikolojik bir gerilim filmi. 5 dalda Oscar’a aday olması dışında, toplam 22 ödülü ve 70 adaylığı daha bulunuyor. Tabii bu 22 ödülün sadece 12’sini Natalie Portman’ın kazandığını düşünürsek, nasıl bir performansla karşı karşıya kalacağımızı da az çok tahmin ediyoruz. Performans tahmini konusunda beklediğimizi bulmamızın yanında, hikaye olarak gayet sürükleyici ve gizemini sonuna kadar (benim açımdan) koruyan bir gerilim var elimizde.

Daha önce sadece kısa bir filmde yer almasının dışında hiçbir deneyimi olmayan ufacık bir kız çocuğuyken 94 yapımı Leon’da canlandırdığı Mathilda karakteriyle gönülleri fetheden Natalie Portman‘ın parmak ısırtan performansıyla başrolde olduğu Siyah Kuğu’da, son yıllarda sık sık gördüğümüz güzel bayan Mila Kunis ve Fransız filmlerinden tanıyıp oyunculuğuna hayran olduğumuz Vincent Cassel eşlik ediyor kendisine.

Andres Heinz, Mark Heyman ve John J. McLaughlin gibi daha önceden adlarını hiç duymadığımız üç ismin senaryosunu yazdığı Black Swan, Nina karakterinin gördüğü bir rüyayla başlıyor. (Bu arada ufak bir hatırlatma, Nina; Natalie Portman’ın 13 yaşındayken ilk defa kamera karşısına geçtiği kısa film Developing’deki karakterinin de adı oluyor. Hoş bir tesadüf olmuş.) Nina rüyasından annesine bahsederken bu sırada lezziz bir mönüyle donatılmış kahvaltısını da mideye götürüyor. Üstünü değişirken annesinin gözüne çarpan bir şey o an için canını sıksa da üstüne fazla düşmüyor ve kızını biraz endişeli olsa da yolcu ediyor evden.

Film bu şekilde sıradan ama ince detaylarla başlıyor. İlk 15-20 dakikası da aynen bu tempoda, tuhaf bir şekilde ilerliyor. Yani evet, dendiği kadar sıkıcı bir giriş var. Uzun (belki de olması gerektiği gibi) bir giriş olmuş sanki. Ama 20-25. dakikadan sonra sizi ekrana öyle bir bağlıyor ki, ne olduğunuzu anlamadan bir de bakmışsınız finale dakikalar kalmış.

Tabii bundaki en büyük etken hikayenin nereye varacağını bir türlü kestiremiyor olmak. 2000 öncesine ait kült bir filmdeki durumla mı karşı karşıyasınız yoksa bambaşka bir durum mu var ortada, finale kadar anlamak çok ama çok zor. Bu zorluğa bir de Natalie Portman’ın insanüstü performansı eklenmiş. Mila Kunis ile film çekimlerine 6 ay kala antrenmanlara başlamalarının büyük bir katkısı olmuş herhalde. Bir balerinden hiçbir farkları yoktu, hiç ama hiç sırıtmıyorlardı.
Müzikler ve Aronofsky’nin çekimleriyle harmanlanan gerilimi de kattınız mı hikayeye, ortaya yer yer sağlam geren, hikayesindeki gizemi finaline kadar koruyan, oyunculukların ön plana çıktığı düşük bütçeli bir psikolojik gerilim çıkıyor.

Natalie Portman daha önceden Closer filmiyle Oscar’a aday olmuş ama The Aviator’daki Cate Blanchett’e kaptırmıştı. Bu sefer turnayı gözünden vurmuşa benziyor. Diğer adaylardan Annette Bening’in oynadığı The Kids Are All Right ve Jennifer Lawrence’ın çok övüldüğü Winter’s Bone’u yarıda bırakmış ve henüz Blue Valentine ile Rabbit Hole’u izlememiş biri olarak En İyi Kadın Oyuncu Oscarı‘nı bu filmdeki rolüyle Natalie’nin almasını isterim.
En İyi Film adayı konusundaki görüşüm ise hala aynı. Inception > The King’s Speech, bunlar olmazsa Black Swan’a versinler.

Son olarak notumu da verip kaçayım. 8 az, 9 fazla gelir. 8,5/10 tam kıvamındadır. Ha bir de eğer filmi izlediyseniz, Jim Carrey’nin parodisini de mutlaka izleyin derim. Şahane olmuş. Buradan.

İki aday kaldı; True Grit ve The Fighter. Umarım Pazar akşamına kadar izlemiş ve buraya yazmış olurum.



3 Comments

  1. koala diyor ki:

    >Ayrı fikirlerdeyiz. Inception ve King Speech, Black Swan'ın yanına bile yaklaşamaz hele hele Inception. Yılın en balon filmidir. Tanıtımın büyük gücünden başka bir şey değil.

    Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, mümkünse gerçek hayattan olmasın artık filmler. Biraz işin kolayına kaçılmaya başlandı. Adam gibi oturup senaryo yazılsın.

    Black Swan yılın en iyisiydi benim açımdan ardından The Fighter, King Speech ve Toy Story gelir.

    Bu kadar yazdım ama Oscar denen hadiseye sittin yıl inanmadım ve hazzetmedim.

  2. SirEvo diyor ki:

    >İşin kolayına kaçacaklar tabii, çünkü beyinleri azaldı. Doğru düzgün senaryo yazamıyorlar, sürekli sağdan soldan (ç)alıyorlar. Her yıl remake veya manasız manasız devam filmlerini döndürüp döndürüp vizyona sokuyorlar.

    Inception sırf bu yönüyle bile hepsinden sıyrılıyor. Müthiş bir zeka ürünü bana kalırsa. Her şeyiyle 10 numara bir film ama herkes de aynı şeyi sevecek diye bir kaide yok, olamaz da. 🙂

    Özellikle geçen seneki The Hurt Locker olayından sonra benim de güvenim kalmadı Oscarlara. Ama takip etmeye devam edeceğiz işte, merak, eğlence.

  3. emir diyor ki:

    Kesinlikle yanlış anlaşılmış başarı ve rekabet ile hiç ilgisi yoktur filmin,film potansiyali olan bir kızın sanatına dönüşmesi ve benliğini sanatına kaptırmasıdır.Soru aslında şudur sanatın sınırları ne kadar geniş ve hangi boyutlardadır?İnception a gelince kuvvetle muhtemel anlamadın kessinlikle müthiş aksiyonla karışık piskooji ve bilim kurgu filmi.Yorum ve gerçeklik süper.Oscara bende güvenmedim hep ama sonradan anladım hep neden böyle verdiler unutmayın ki akademi ödülleri dünyanın en prestijli sinema ödülleridir.

Yorum Yapın

Arts Blogs