Aşk – Amour (2012)

Cannes’da kazandığı Altın Palmiye‘den sonra Avrupa Film Ödülleri’ne de damga vuran, Ulusal Film Eleştirmenleri Derneği’nin verdiği ödüllerden de yüzünün akıyla çıkan Amour, Avusturyalı yönetmen Michael Haneke‘nin bu yıl belki de en çok dikkat çeken ve adından söz ettiren filmlerinden biri. Aldığı ve aday gösterildiği prestijli ödüller yetmiyormuş gibi, Amour geçtiğimiz günlerde açıklanan Oscar adaylarında En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En iyi Senaryo ve Yabancı Dilde En İyi Film kategorilerinde kendine tam 5 adaylık kaparak 62 yaş ortalamasına sahip Akademi üyelerini de ne kadar derinden etkilediğini kanıtladı adeta.

Paris’ten yaşlı bir çiftin, entellektüel bir çiftin çok da özel olmayan, çat kapı girdiğimiz beş evden üçünde rastlayacağımız hayatına sokuyor bizi Haneke. Hayatlarındaki son dönemleri yaşamalarına rağmen birbirlerine olan sevgileri hiç azalmamış, aksine katlanarak artmış. Bu yaşlı mı yaşlı çiftin başına o kadar sıradan bir hadise geliyor ki, bu hadise sonrası yaşananlar belki de bu konuda çekilmiş bir belgesel olsa ancak o kadar gerçekçi bir anlatım dili ve tarzıyla çarpılırdı suratımıza. Aşk, sevgi, ölüm ne demek? Aşk ne kadar devam eder? Sevginin limiti var mıdır? Ölüm dediğin nedir?

85 yaşındaki Emmanuelle Riva ile 82 yaşındaki Jean-Louis Trintignant‘in başrollerini üstlendiği bu çarpıcı film, o kadar yalın bir dile sahip ki, dakikalarca süren diyalogların tek bir çekim üzerinden gerçekleştiğini farkettiğinizde önce şaşırıyor, ardından bu büyüye kendinizi kaptırıyorsunuz. Karşınızda sanki kendisine para karşılığı teklif edilmiş rolü canlandıran birer aktör/aktris yok da, o dönem orada yaşayan iki insan var. Haneke, Emmanuelle Riva’nın En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na aday gösterilen en yaşlı kadın olmasını sağlayan muazzam performansını da arkasına alarak, “bir film müzik kullanılmadan da bu kadar etkileyici olabilir a dostlar!” diyerek uzun yıllar unutulmayacak bir işe imza atmış.

Üzerine uzun uzun yazılabilecek, güvercininden kapıcısına hepsi için ayrı metaforlar üretilebilecek Amour’u fazla bekletmeyin. Life of Pi‘ye olan sevgim değişmemiş olsa da Amour’u “yaşadıktan” sonra insan neye uğradığını şaşırıyor. Oyunculukları, anlattıkları, hissettirdikleriyle 2012’nin en iyi filmlerinden biri. Yabancı Dilde En iyi Film Oscarı’nı alacağını zaten o güvercin bile biliyor (Emmanuelle Riva’ya da ben kişisel heykelciğimi veriyorum. Ki çok büyük bir ihtimalle Akademi de es geçmez bu performansı) ama kalan 3 baba kategori için şimdilik bir şey söylemek zor. Lincoln ve Silver Linings Playbook’u izleyip karar vermek gerekiyor sanırım.

Sonuç olarak Haneke tıpkı söylendiği, tıpkı abartıldığı, tıpkı göklere çıkartıldığı gibi çok gerçekçi bir seyirlik sunmuş seyirciye. Bunu almak, almak istemek, almayı bilmek tamamen seyircinin insiyatifinde. Kabul etmemek, istememek, yok saymak da yine aynı seyircinin ellerinde ama benim tavsiyem (ah keşke Filmekimi geldiğinde gitseymişim) bu yazıyı okuduktan hemen sonra Amour’u izleyecek bir yer arayın. 9/10

Not: Afiş filmin yalınlığını o kadar güzel özetliyor ki, ekstradan bir görsel eklemeye gerek duymadım.


2 Comments

  1. sinalkan diyor ki:

    ailemin yaşadığı hayat anlatılmış…
    ..nese bu hayatların kyısından geçmek bile insana çok şey katar…izleyin..farkındalıklarımız artar..hüznüm kalbime sığmıyor şu anda..

Trackbacks for this post

  1. […] ıska geçtiğim dönem, sanırım en çok keşkeyi dilimden döktüğüm dönem olmuş. Gerçi Amour, Beasts of the Southern Wild ve Beyond the Hills gibi çok izlemek isteyip de Filmekimi’nde […]

Yorum Yapın

Arts Blogs